1. Âyet
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ
Burçlara sahip gökyüzüne (ve gönlünde iman nûru parıldayana) andolsun,
Burûc Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 85. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 22 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 27. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِۙ
Burçlara sahip gökyüzüne (ve gönlünde iman nûru parıldayana) andolsun,
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِۙ
(Geleceği kesin olarak) Vaad edilmiş (kıyamet) gü(nü)ne andolsun,
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍۜ
(O güne) Şahidlik edene ve (o günde) şahidlik edilene andolsun ki,
قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ
(4-5) (Mü'minleri yakmak için bir hendek kazıp onları içi) Alev dolu (o ateşe atan) hendek sahipleri kahrolsun!
اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِۙ
Bu âyetin meali 4. âyetle birlikte verilmiştir.
اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ
Hani onlar, o (ateş)in etrafında oturmuş,
وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌۜ
Mü'minlere reva gördükleri şeyi (keyifle) seyrediyorlardı.
وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Onlar o (mü'min)lerden, sırf Azîz, Hamîd (bütün şerefin, kudretin, hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zat) olan Allah'a iman ettikleri için intikam alıyorlardı.* <Onlar kendilerinin şerefli, kudretli ve övülmeye layık olduğunu söyleyerek Allah'a ait olan bu isimleri, sıfatları kendilerine veriyorlardı. Bu yüzden bu isimleri sadece Allah'a ait gören mü'minlerden intikam alıyorlardı.>
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌۜ
O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. Ve Allah Şehîd (ismiyle) her şeye (en ince ayrıntısına kadar) şahiddir.
اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِۜ
Şüphesiz ki mü'min erkekler ve mü'min kadınlara (imanlarından vazgeçmeleri için) işkence edip sonra da tövbe etmeyenlere (kıyamet günü) cehennem azabı vardır, bir de onlar için (kahreden) yakıcı (bir) azap vardır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْـكَب۪يرُۜ
Fakat (kıyamet günü) iman edip sâlih ameller işleyenlere altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.
اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَد۪يدٌۜ
(Resulüm!) Muhakkak ki Rabbinin (kıyamet gününü inkâr edenleri azapla) yakalaması elbette çok şiddetlidir.
اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُع۪يدُۚ
Şüphesiz (varlığı) ilk olarak (tecelli edip) yaratan sonra (o yaratmayı kıyamet günü tekrar) iade eden (yine) O'dur.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُۙ
Ve O, Ğafûr'dur, Vedûd'dur (kulunu sevdiği için onun her türlü günahını mağfiret eden, hakiki aşkın ve muhabbetin kendisinde tecelli ettiği tek zattır).
ذُو الْعَرْشِ الْمَج۪يدُۙ
(O) Şerefli Arş'ın sahibidir.
فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۜ
(O) Fââl'dır, (her anda hükmünü icra edip) dilediği her şeyi yapandır.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْجُنُودِۙ
(17-18) (Resulüm!) Firavun ve Semûd ordularının (helâk) haber(ler)i sana geldi mi?
فِرْعَوْنَ وَثَمُودَۜ
Bu âyetin meali 17. âyetle birlikte verilmiştir.
بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي تَكْذ۪يبٍۙ
Fakat o kâfirler, hâlâ bir yalanlama içindedirler.
وَاللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌۚ
Oysa Allah, o (kâfir)leri arkalarından (geri dönüşleri olmaksızın ve yardım görmeksizin kıyamet günü çepeçevre) kuşatıcıdır.
بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌۙ
Hakikatte bu (yalanlamakta oldukları Kitâb) şerefli bir Kur'ân'dır.
ف۪ي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ
(Onun aslı Allah katında) Korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da saklı)dır.
Mekke döneminin ortalarında, müşriklerin müminlere işkence etmeye başlamaları üzerine nâzil olmuştur, yirmi iki âyettir. Fâsılası (ب، ج، ر، ط، ظ، ق) harfleridir. Adını 1. âyette geçen ve burcun çoğulu olan burûcdan alır. Sözlük anlamı “açık seçik şey” demek olan burc, uzaktan göze çarpacak şekilde yapılmış yüksek binalar, özellikle Türkçe’de kale surlarının yüksek yerleri, hisar ve kuleleri için kullanılır. Sûredeki anlamıyla gökyüzündeki takımyıldızlara burç denilmesinin asıl sebebi parlak görünüşleri olsa gerektir. Dünyadan bakıldığı zaman tek yıldızmış gibi görünen burçlar, aslında güneş sisteminin milyonlarca elemanından meydana gelmiş olan yıldız kümeleridir. Modern astronomide galaksi adı verilen burçlardan ay yörüngesi üzerinde gözlenen on iki tanesi çok eski devirlerden beri bilinmektedir. İlkçağ’ın meşhur gökbilimcisi Batlamyus gökyüzünde kırk sekiz burç tesbit etmişti. Günümüzde ise bunların sayısı milyarlarla ifade edilmektedir. Kozmos denilen kâinatta ne kadar galaksi bulunduğu hususunda tahmin yürütmek bile mümkün değildir. Çünkü gökyüzünün halen gözlenebilen kısımlarının bütün kâinat içinde ne kadar yer tuttuğu bilinmemektedir.
Sayısız galaksileriyle gökyüzü, yüce yaratanın sonsuz kudretini ortaya koyan canlı ve kevnî bir alâmettir (âyet). Bu kudretin akıllara durgunluk verecek boyutta dile geldiği yer olduğu için sûre burçlarla dolu olan semaya yemin ile başlar; vaad edilen kıyamet gününe, o günde her şeyi açık seçik görecek olanlara ve onların gözleri önünde cereyan edecek şeylere ant ile (âyet 1-3) giriş bölümünü tamamlar. Bazı müfessirlerin ifade ettiği gibi ilk âyette sözü edilen burçları yalnızca ay yörüngesi üzerindeki on iki burçtan ibaret göstermek, âyetin geniş ve şümullü mânasını daraltmak ve sınırlamak olur. Çünkü gökyüzünün bu özelliğiyle yemin konusu olması, onda dile getirilmek istenen ilâhî kudret sebebiyledir.
Bundan sonraki âyetler, hiçbir suç işlemedikleri halde yalnızca Allah’a inandıkları için ashâbü’l-uhdûd* tarafından kendilerine zulmedilen, işkenceye uğrayan, ateşle dolu hendeklere atılıp diri diri yakılan iman ehlinin hazin durumunu dile getirir. Ancak Allah bu işkence ve zulmü yapanların hepsine tevbe etmedikleri takdirde hakettikleri cezayı verecektir. Allah, uğrunda sıkıntı çekenlerin ise öcünü alacak ve onları cennetlerine koyacaktır. Asıl büyük ve ebedî kurtuluş da budur (âyet 4-11). Sûrede bundan sonra Allah’ın üstün kudretine, küfürde ısrar edenlere karşı çetin yakalamasına ve onları ansızın kuşatacağına dikkat çekilmiş, bunun yanında bağışlayıcı olduğu da hatırlatılmış, güçlerine güvenip müminlere zulmeden Firavun ve Semûd kavmi nasıl ayakta kalamayıp helâk olmuşsa onların izinden gidenleri de aynı sonucun beklediğine işaret edilmiştir (âyet 12-18). Sûre inananlara müjde veren, kâfirleri de kötü sonla tehdit eden âyetlerden sonra Kur’ân-ı Kerîm’in yüceliğini, ebedî ve değişmez özelliğini vurgulayan bir hükümle son bulur (âyet 19-22).
Sûrede müminleri ateş dolu hendeklere atıp yakan ve sonra da onları seyrederek eğlenen zâlim ve işkenceci ashâbü’l-uhdûddan söz edildiğine göre ilk müslümanlara eza ve cefa eden Mekkeli müşriklerin bunlar hakkında az çok bilgi sahibi oldukları ve bildikleri böyle bir misalle âyetlerin kendilerini uyardığı anlaşılmaktadır.
Burûc sûresi ilk bakışta Hz. Peygamber’i ve zulüm gören müslümanları teselli için gelmiş gibi görünüyorsa da maksadın yalnız ashâbü’l-uhdûd veya yalnız ilk müslümanlar olmadığı açıktır. Bâbil hükümdarları ve Roma kralları gibi XX. yüzyılda da dünyanın birçok ülkesinde inananlara uygulanan baskı ve sindirme faaliyetleri göz önüne getirilince sûrede kıyamete kadar gelip geçecek bütün inananların ortak kaderine işaret edildiği anlaşılır. Bu bakımdan Burûc sûresi, kendisinden önceki Mutaffifîn ve İnşikāk sûrelerinin devamı gibidir. Çünkü Mutaffifîn sûresi, ölçüde ve tartıda olduğu gibi yönetimde, adalet ve hukuk uygulamasında da insanlar arasında ayırım yapanların acıklı sonlarını bildirir. İnşikāk sûresi de ebedî diriliş demek olan vahyin önemini ve ona inananların kurtulacaklarını, kabul etmeyenlerin yanacaklarını haber verir. Bu sûrede ise yalnız inkâr etmekle kalmayıp inananlara kin duyan, zulüm ve haksızlık yapan, üstelik yaptıklarından pişmanlık duymak yerine bundan zevkalan din düşmanlarının durumu gözler önüne serilir.
Sûrenin faziletiyle ilgili olarak Sa‘lebî ve Vâhidî gibi bazı müfessirlerce Ubey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen ve bazı tefsirlerde (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 733) yer alan, “Kim Burûc sûresini okursa Allah ona dünya hayatındaki cuma ve arefe günleri sayısının on katı ecir verir” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zerkeşî, I, 432).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “brc” md.; Lisânü’l-ǾArab, “brc” md.; Taberî, Tefsîr, XXX, 81-90; Sa‘lebî, el-Keşf ve’l-beyânǾan tefsîri’l-Kurǿân, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 133, II, 171b; Vâhidî, el-Vasît, Süleymaniye Ktp., Hamidiye, nr. 124, II, 928b; Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 729-733; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, VIII, 518; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî, IX, 333; Mehmed Vehbi, Hulâsatü’l-beyân, İstanbul 1343, XVI, 89; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5686-5696; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980, s. 670-671; Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetü’t-tefâsîr, Beyrut 1402/1981, III, 40; Carl Sagan, Cosmos, New York 1983, s. 4; Muhammed Mahmûd es-Savvâf, Fâtihatü’l-Kurǿân ve cüzǿü ǾAmme, Cidde 1406/1985, s. 208-232.
Emin Işık