1. Âyet
الٓمٓ۠۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
Ankebût Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 29. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 69 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 85. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓمٓ۠۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
İnsanlar, (sadece) "biz iman ettik" demekle imtihan edilmeden bırakılıverileceklerini mi sandılar?
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
Andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Muhakkak ki Allah, doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da elbette bilir.
اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَسْبِقُونَاۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
Yoksa kötülük yapanlar, Bizden kaç(ıp kurtula)caklarını mı sandılar? (Bak) Ne kötü hüküm veriyorlar?
مَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ اللّٰهِ فَاِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ لَاٰتٍۜ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa (bilsin ki) şüphesiz Allah'ın tayin ettiği (o) vakit gelecektir. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
وَمَنْ جَاهَدَ فَاِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ
Her kim (Allah yolunda malıyla ve canıyla) cihad ederse ancak kendisi için cihad etmiş olur. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir (O'nun hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur).
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَحْسَنَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ
Biz, iman edip sâlih ameller işleyenlerin kötülüklerini (âhirette) elbette örteceğiz ve onları, yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandıracağız.
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناًۜ وَاِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَاۜ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Biz insana; ana, babasına güzellik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber eğer onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana şirk koşman için seni zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Dönüşünüz ancak Banadır. (O zaman) Ben de size (dünyada) yaptıklarınızı (bir bir) haber vereceğim.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ
Biz, iman edip sâlih ameller işleyenleri muhakkak sâlihler arasına katarız.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ فَاِذَٓا اُو۫ذِيَ فِي اللّٰهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللّٰهِۜ وَلَئِنْ جَٓاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ اِنَّا كُنَّا مَعَكُمْۜ اَوَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِمَا ف۪ي صُدُورِ الْعَالَم۪ينَ
İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, "biz Allah'a iman ettik" der; fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldığı zaman insanların (eziyet ve) fitnesini Allah'ın azabı gibi sayar. Hâlbuki Rabbinden (sana) bir yardım gelecek olsa (böyleleri) mutlaka, "şüphesiz biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de Allah âlemlerin sinelerinde bulunanları (herkesin en gizli düşüncelerini dahi) en iyi bilen değil midir?
وَلَيَعْلَمَنَّ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِق۪ينَ
Muhakkak ki Allah, (ihlâsla) iman edenleri de bilir, (iki yüzlülük yapan) münafıkları da elbette bilir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبِعُوا سَب۪يلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْۜ وَمَا هُمْ بِحَامِل۪ينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍۜ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Kâfirler, iman edenlere, "bizim yolumuza tabi olun, sizin hatalarınızı biz yüklenelim" derler. Hâlbuki kendileri, onların hatalarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar.
وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ وَاَثْقَالاً مَعَ اَثْقَالِهِمْۘ وَلَيُسْـَٔلُنَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ۟
Fakat (gerçek şu ki) onlar hem kendi (şirk ve günah) yüklerini hem de kendi yükleriyle birlikte (başkalarını saptırmanın vebali olan daha) nice yükleri taşıyacaklar ve (Allah'a şirk koşarak) iftira ettikleri şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَلَبِثَ ف۪يهِمْ اَلْفَ سَنَةٍ اِلَّا خَمْس۪ينَ عَاماًۜ فَاَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Andolsun ki Biz, Nûh'u kendi kavmine gönderdik de o, bin yıldan elli yıl eksik bir süre (950 sene boyunca) onların arasında kaldı (ve onları imana davet etti). Sonunda onlar (hem kendi nefislerine hem de başkalarına) zulmederlerken tufan onları yakalayıverdi.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَاَصْحَابَ السَّف۪ينَةِ وَجَعَلْنَاهَٓا اٰيَةً لِلْعَالَم۪ينَ
Ama Biz, onu ve gemide bulunanları kurtardık ve onu âlemler için bir âyet (ibret ve mucize) kıldık.
وَاِبْرٰه۪يمَ اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
İbrâhîm'i de (resul olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Allah'a âbd olun ve O'na karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın)! Eğer (idrak ede)bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."
اِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناً وَتَخْلُقُونَ اِفْكاًۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقاً فَابْتَغُوا عِنْدَ اللّٰهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُۜ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
"Siz ancak Allah'tan başka birtakım putlara tapıyor ve (Allah'a iftira edip) yalan uyduruyorsunuz. Şüphesiz ki Allah'tan başka taptıklarınızın size (herhangi) bir rızık vermeye güçleri yetmez. Öyle ise rızkı Allah'ın katında arayın! O'na âbd ol(up kulluk ed)in ve O'na şükredin! (Çünkü sonunda) Ancak O'na döndürüleceksiniz."
وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْۜ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
"Eğer (beni ve size tebliğ ettiğimi) yalanlarsanız iyi bilin ki sizden önceki (birtakım) ümmetler de (kendilerine tebliğ edileni) yalanlamışlardı. Zaten (Allah'ın) resul(ün)e düşen sadece apaçık tebliğdir."
اَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللّٰهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ
Onlar, Allah'ın (her şeyi) ilk defa nasıl yarattığını sonra (o yaratmayı Hallak ismiyle sürekli tekrar edip) iade ettiğini görmediler mi! Muhakkak ki bu, Allah'a göre kolaydır.
قُلْ س۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَاَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللّٰهُ يُنْشِئُ النَّشْاَةَ الْاٰخِرَةَۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۚ
(Resulüm!) De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah'ın her şeyi) ilk defa nasıl yarattığına bir bakın! Sonra Allah, âhiret hayatında da (dilediğini tekrar) vücuda getirecektir. Muhakkak ki Allah, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."
يُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَاِلَيْهِ تُقْلَبُونَ
O, dilediğine (hak ettiği üzere) azap eder, dilediğine de (rahmetinden dolayı) merhamet eder. Ve (hepiniz sonunda) O'na döndürüleceksiniz.
وَمَٓا اَنْتُمْ بِمُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۘ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ۟
Siz ne yerde ne de gökte (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَلِقَٓائِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ يَـئِسُوا مِنْ رَحْمَت۪ي وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve işte onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.
فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ اَوْ حَرِّقُوهُ فَاَنْجٰيهُ اللّٰهُ مِنَ النَّارِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Kavminin (İbrâhîm'e) cevabı ise, "onu öldürün yahut onu yakın!" demelerinden başka bir şey olmadı. Fakat Allah onu ateşten kurtardı. Muhakkak ki bunda iman eden bir kavim için âyetler (ibret ve dersler) vardır.
وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَاناًۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۘ وَمَاْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗق
(İbrâhîm onlara) Dedi ki: "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has (muhabbet ve) sevgi uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi (tanımazlıktan gelip) inkâr edecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. (O gün) Sizin yeriniz ateştir ve size yardım edecek hiç kimse de yoktur!"
فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ وَقَالَ اِنّ۪ي مُهَاجِرٌ اِلٰى رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrâhîm) dedi ki: "Muhakkak ki ben, Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır)."
وَوَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
Biz ona İshâk ve (İshâk'ın oğlu) Yakûb'u lütfettik. Onun zürriyeti içinden (dilediğimize) nübüvvet ve kitap verdik. Ayrıca ona dünyada mükâfatını da verdik. Hiç şüphesiz o, âhirette de sâlih kimselerdendir.
وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَۘ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ
Lût'u da (resul olarak gönderdik). Hani o, kavmine şöyle demişti: "Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?"
اَئِنَّكُمْ لَتَاْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّب۪يلَ وَتَاْتُونَ ف۪ي نَاد۪يكُمُ الْمُنْكَرَۜ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
"Siz (hâlâ şehvetle) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız!" Kavminin (Lût'a) cevabı ise, "eğer doğru söyleyenlerden isen haydi Allah'ın azabını bize getir!" demelerinden başka bir şey olmadı.
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِد۪ينَ۟
(Lût) Dedi ki: "Rabbim! Bu (yeryüzünde fesad çıkaran) müfsid kavme karşı bana yardım et!"
وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُـنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰىۙ قَالُٓوا اِنَّا مُهْلِكُٓوا اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِۚ اِنَّ اَهْلَهَا كَانُوا ظَالِم۪ينَۚ
Resullerimiz (olan melekler) İbrâhîm'e (oğlu olacağına dair) müjde ile geldiklerinde dediler ki: "Biz şu (Sodom) şehrin(in) halkını helâk edeceğiz; çünkü oranın halkı zalim kimseler oldular."
قَالَ اِنَّ ف۪يهَا لُـوطاًۜ قَالُوا نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَنْ ف۪يهَاۘ لَنُنَجِّيَنَّهُ وَاَهْلَـهُٓ اِلَّا امْرَاَتَهُۘ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
(İbrâhîm) Dedi ki: "Ama orada Lût var!" Onlar, "orada kimin olduğunu biz iyi biliriz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. (Yalnız) Karısı müstesna; o, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olacak" dediler.
وَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَا لُـوطاً س۪ٓيءَ بِهِمْ وَضَـاقَ بِهِمْ ذَرْعاً وَقَالُوا لَا تَخَفْ وَلَا تَحْزَنْ۠قف اِنَّا مُنَجُّوكَ وَاَهْلَكَ اِلَّا امْرَاَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِر۪ينَ
Resullerimiz (olan melekler) Lût'a gelince (Lût, kavminin onlara bir şey yapmasından korktu) onlar için endişeye kapıldı ve onlardan dolayı içi daraldı (ne yapacağını bilemedi). Bunun üzerine (melekler ona), "korkma ve üzülme! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. (Yalnız) Karın müstesna; o, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan olacak" dediler.
اِنَّا مُنْزِلُونَ عَلٰٓى اَهْلِ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
"Şüphesiz biz, bu şehrin halkının üzerine fâsıklık ettiklerinden dolayı gökten (feci) bir azap indireceğiz."
وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَٓا اٰيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
(Resulüm!) Andolsun ki Biz, aklını kullanan bir kavim için o (şehrin kalıntıları)ndan (geriye) apaçık bir âyet (ibret ve dersler) bırakmışızdır.
وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۙ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a âbd olun, (dünyanın geçici menfaatlerini bırakıp asıl saadet için) âhiret gününe umut bağlayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَاَصْبَحُوا ف۪ي دَارِهِمْ جَاثِم۪ينَۘ
Fakat (kavmi) onu yalanladı. Bunun üzerine onları o (helâk edici) sarsıntı yakaladı da yurtlarında (tir tir titreyerek) yere yığılıp kaldılar.
وَعَاداً وَثَمُودَا۬ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ۠قف وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِر۪ينَۙ
Âd ve Semûd (kavimlerini de resullerimizi ve âyetlerimizi yalanladıkları için helâk ettik). Sizin için (onların başına nelerin geldiği) oturdukları yerlerden elbette apaçık belli olmaktadır. şeytan onlara amellerini süslü gösterdi ve onları (hak) yoldan alıkoydu. Oysa onlar, (hakikati) görebilecek (akıl sahibi) kimselerdi.
وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِق۪ينَۚ
Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık mucizeler getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa onlar (kendilerine isabet edecek olan azabımızın) önüne geçebilecek değillerdi.
فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Bunların her birini günahları sebebiyle yakala(yıp cezalandır)dık. Kiminin üzerine (taş yağdıran) bir fırtına gönderdik, kimini (helâk edici tek bir) sayha yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de (suda) boğduk. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar (resullerimizi ve âyetlerimizi inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.
مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتاًۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, (kendi ürettiği ağından kendisine) bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Hâlbuki evlerin en zayıfı (ve çürüğü) şüphesiz örümceğin evidir. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Muhakkak ki Allah, onların kendisinden başka hangi şeylere (dua edip) yalvardıklarını bilir. O Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُـهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ
İşte Biz bu misalleri insanlar için getiriyoruz; fakat bunları (Allah'ı bilen) âlimlerden başkası akled(ip anlay)amaz.
خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ۟
Allah, gökleri ve yeri (yerli yerince) hak (ve hikmet) ile yaratmıştır. Şüphesiz ki bunda mü'minler için bir âyet (ibret ve delil) vardır.
اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
(Resulüm!) Kitâb'tan sana vahyedileni oku (insanlara tebliğde bulun) ve namazı ikâme et (hem namazda hem de hayatı yaşarken Allah'ın huzurunda durmaya çalış). Muhakkak ki namaz, (insanı) hayâsızlıktan ve çirkin işlerden alıkoyar. Allah'ı zikir elbette en büyüktür ve Allah, yaptıklarınızı (en ince ayrıntısına kadar) bilir.
وَلَا تُجَادِلُٓوا اَهْلَ الْكِتَابِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۗق اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُٓوا اٰمَنَّا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَاُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَاِلٰهُنَا وَاِلٰهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
İçlerinden zulmedenler hariç, ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin ve onlara deyin ki: "Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim İlâh'ımız da sizin İlâh'ınız da Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan Allah)tır ve biz O'na teslim olanlarız."
وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَۜ فَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۚ وَمِنْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِه۪ۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الْكَافِرُونَ
(Resulüm!) İşte böylece sana (önceki kitapları tasdik eden bu) Kitâb'ı indirdik. Bu yüzdendir ki (önceden) kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Şu (Arap)lardan da ona iman eden (nice) kimseler vardır. Kâfirlerden başkası bizim âyetlerimizi inkâr etmez.
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ اِذاً لَارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ
(Resulüm!) Sen bu (Kur'ân)dan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazardın. (Eğer) Öyle olsaydı bâtıla dalanlar (bu Kur'ân'ı senin uydurduğun hakkında) şüpheye düşerlerdi.
بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ
Aksine o, kendilerine (Allah tarafından) ilim verilen (nebîlerin, resullerin, sıddıkların ve şahid)lerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Zalimlerden başkası bizim âyetlerimizi inkâr etmezler.
وَقَالُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَاتٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّمَا الْاٰيَاتُ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاِنَّـمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
(Kâfirler) Dediler ki: "Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?" De ki: "Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."
اَوَلَمْ يَكْفِهِمْ اَنَّٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلٰى عَلَيْهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرٰى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Kendilerine okunmakta olan (bu) Kitâb'ı sana indirmemiz onlara (mucize olarak) yetmedi mi? Muhakkak ki bu (Kur'ân)da iman eden (ve iman etmek isteyen) bir kavim için (sınırsız) bir rahmet ve nasihat vardır.
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler ise, işte (hesap günü asıl) hüsrana uğrayanlar onlardır."
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَلَوْلَٓا اَجَلٌ مُسَمًّى لَجَٓاءَهُمُ الْعَذَابُۜ وَلَيَاْتِيَنَّهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Bir de senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer (önceden) belirlenmiş bir süre olmasaydı, (o) azap onlara mutlaka gelirdi. Fakat onlar farkında değilken o ansızın kendilerine gelecektir.
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِۜ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَۙ
(Evet) Senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Hiç şüphesiz (hesap günü) cehennem, kâfirleri (çepeçevre) kuşatıcıdır.
يَوْمَ يَغْشٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
O gün azap onları hem üstlerinden hem ayaklarının altından saracak ve (Allah) onlara, "(dünyadayken) yaptıklarınızı(n cezasını şimdi) tadın!" buyuracaktır.
يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ اَرْض۪ي وَاسِعَةٌ فَاِيَّايَ فَاعْبُدُونِ
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki Benim arzım geniştir. O hâlde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız Bana âbd olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın).
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda (hepiniz) Bize döndürüleceksiniz.
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفاً تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ نِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۗق
(Dünyadayken) İman edip sâlih ameller işleyenler var ya, (o gün) elbette onları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Allah'ın emrettiği şekilde) Amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!
اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
Onlar ki sabreden ve yalnız Rabblerine tevekkül edenlerdir.
وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗق اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
(Yeryüzünde) Hareket eden nice canlı vardır ki rızkını (yanında) taşıyamaz. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ
Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri yaratan, Güneş'i ve Ay'ı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, (hiç) şüphesiz "Allah" derler. O hâlde nasıl (oluyor da Allah'a iman etmekten) döndürülüyorlar?
اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Allah, kullarından dilediğine rızkı açar, (dilediğine de) daraltır. Muhakkak ki Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ۟
Andolsun ki eğer onlara, "gökten bir su indirip, yeryüzünü ölümünden sonra onunla dirilten kimdir?" diye sorsan, (hiç) şüphesiz "Allah" derler. (O hâlde) De ki: "Hamd, Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu akıllarını kullan(arak bunu düşünüp anla)mazlar.
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Şüphesiz âhiret yurdu ise, işte asıl hayat odur. Ne olurdu (bunu) bil(ip idrak et)selerdi!
فَاِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ اِذَا هُمْ يُشْرِكُونَۙ
Bununla beraber onlar, gemiye bindikleri (sonra da şiddetli bir fırtınaya yakalandıkları) zaman dini yalnız Allah'a has kılarak (ihlâsla) O'na (dua edip) yalvarırlar; fakat (Allah) onları karaya (çıkararak) kurtardığı vakit, bir de bakarsın ki onlar (Allah'a) şirk koşuyorlar.
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۙ وَلِيَتَمَتَّعُوا۠قف فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
(Onlar) Kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etsinler ve bir süre daha faydalansınlar (bakalım)! Ama yakında (buna karşılık hak ettikleri azabı) bil(ip gör)ecekler!
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا جَعَلْنَا حَرَماً اٰمِناً وَيُتَخَطَّفُ النَّاسُ مِنْ حَوْلِهِمْۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَكْفُرُونَ
Bir de o (Mekkeli)ler, çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (kimisi öldürülüp kimisi esir edilirken), Bizim (Mekke'yi) dokunulmaz, güvenli bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâl böyleyken (onlar hâlâ) bâtıla inanıp Allah'ın (üzerlerindeki) nimetini inkâr mı ediyorlar?
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُۜ اَلَيْسَ ف۪ي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْكَافِر۪ينَ
Allah hakkında yalan uydurup iftira edenden ya da kendisine gelen Hakk'ı (bu Kur'ân'ı) yalanlayandan daha zalim kim vardır! Kâfirlere cehennemde yer mi yok!
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Bizim için cihad ed(ip mücadele ed)enlere gelince, elbette Biz onları (rızamıza kavuşacakları) yollarımıza hidâyet edeceğiz. Muhakkak ki Allah, muhsinlerle (güzellik yapıp güzel olanlarla her daim) beraberdir.
Mekke devrinde nâzil olmuştur. Bazılarına göre hicretten önce Mekke’de nâzil olan son sûredir. Altmış dokuz âyettir. Fâsılası (ر، ن، م) harfleridir.
Sûre, ismini kırk birinci âyette geçen ve “örümcek” anlamına gelen el-ankebût kelimesinden alır. Bu âyette Allah’tan başkasına güvenenlerin durumu, ördüğü ağa güvenen örümceğin haline benzetilir ve ağdan ibaret olan örümcek evinin evlerin en çürüğü olduğu açıklanır. Müminlerin Allah’a güvenmeleri, O’nun emirleri doğrultusunda hareket etmeleri gerektiğine dikkat çekilir.
Bir önceki Kasas sûresinde (âyet 85) Hz. Peygamber’in, bu sûrede ise (âyet 56) müminlerin hicretine işaretler bulunmaktadır. Bu durum, her iki sûrenin hicret sırasında yakın aralıklarla nâzil olduğuna delil sayılmaktadır. Ayrıca ele alınan konuların başlangıç ve sonucu açısından da iki sûre arasındaki mâna ilişkisi dikkat çekmektedir. Önceki sûrenin son âyetlerinde en güzel âkıbetin takvâ ehline ait olduğu müjdelenir; bu sûrenin ilk âyetlerinde ise takvâ ehli olmanın yolları gösterilir; yalnızca “iman ettik” demenin kâfi gelmeyeceği, inanmanın insana birtakım sorumluluklar yüklediği, yüce hedeflere ulaşmanın azim ve irade, sabır ve sadakat, samimiyet ve gayrete bağlı bulunduğu önemle hatırlatılır.
Başında hurûf-i mukattaa* bulunan sûrelerin hepsi vahiy ve nübüvvetin ispatıyla ilgili âyetlerle söze başladığı halde yalnızca üç tanesi, Meryem, Rûm ve Ankebût sûreleri bu genel üslûbun dışında kalır. Meryem sûresi Hz. Zekeriyyâ’nın, Rûm sûresi, uğradığı mağlûbiyetten sonra Bizans’ın yakın bir gelecekte kazanacağı zaferin müjdesiyle başlamaktadır. Bu sûre ise müminlerin birtakım fitne ve belâlara uğratılıp imtihana çekileceklerini bildiren âyetlerle başlar ve kendisinden sonra yine başında “elif-lâm-mîm” bulunan diğer üç sûre ile birlikte bir grup oluşturur. Bu sûreler grubunun ortak konusu, Arabistan gibi çorak bir bölgeden yeni bir dinin ve yeni bir ümmetin meydana çıkmak üzere olduğunu haber vermektir.
Ankebût sûresi birbiriyle ilişkili çeşitli konuları ihtiva etmektedir. İlk âyetlerde (1-9) insanların yalnızca “iman ettik” demekle kurtulamayacakları, müminlerin dünya hayatında inançları uğruna çektikleri sıkıntılarının da birer imtihan olduğu, böylece gerçek müminlerle münafıkların ortaya çıktıkları, daha önceki peygamberler ve onlara inananların da çok zorlu belâlara uğratıldıkları ve imtihana çekildikleri, eskiden beri din yolunda kuvvetlilerin zayıfları ezmeye kalkıştıkları, çeşitli tuzaklarla ve yalan vaadlerle onları dinlerinden döndürmeye çalıştıkları, müminlere amellerinin daha güzeli ile karşılık verileceği, kâfirlere ise uydurdukları şeylerden dolayı hesap sorulacağı bildirilmiştir. Bu ilk âyetlerin arkasından münafıklardan söz edilmiş ve onları bekleyen acı sona işaret edilmiştir (âyet 10-13). Daha sonra (âyet 1422), inanmak istemeyenlerin her zaman peygamberlere düşman oldukları ve onları göçe zorladıkları, fakat sonuçta kâfirlerin ilâhî cezaya çarptırıldıkları, nitekim yeryüzünde görülen şehir harabeleri ve o eski görkemli yapıların, gerçeklere kulak tıkayan, azgınlık yapıp yoldan çıkan ve bu yüzden helâk olan inkârcı kavimlerden geriye kalmış ibretli eserler olduğu ifade edilmiş; Allah’ın yaratılışı tekrar tekrar yenileyerek vücuda getirdiğine ve O’nun hükmünden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir. Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Lût gibi bazı peygamberlerin kıssalarına temas edilen âyetlerde (23-44) ise aklı olanların ibret alacağı olaylar ve acı sonuçları gözler önüne serilerek müminlere güven ve ümit verilmiş, imansızlara ve zalimlere de başlarına gelecek felâketler ve musibetler hatırlatılmıştır.
Allah’ın vahiy yoluyla insanları aydınlatması, onları kötü yollardan ve bilgisizliğin karanlığından korumak içindir. Müminler kitabı okuyarak ve ibadet edip namaz kılarak arınırlar, ruhen yükselip olgunlaşırlar. Ehl-i kitap olanlar, müşrikler gibi inatçı ve inkârcı değillerdir. Onlar kitap ve vahyin ne olduğunu bilir ve anlarlar. Peygamber, Kur’an’dan evvel herhangi bir kitap okumuş değildir, üstelik yazı yazmayı da bilmiyordu. Kur’an’da iman edenler için hem rahmet, hem de öğüt vardır (âyet 45-51).
Bâtıl ve anlamsız şeylere inanıp Allah’ı inkâr edenler zarara uğrayacaktır. Allah huzurunda her şey gün gibi açığa çıkacaktır. Kâfirler, Hz. Peygamber’den azabın kendilerine hemen gelmesini istediler. Halbuki azabın muayyen bir vakti vardır ve onlara ansızın gelecektir. Herkes ölümü tadacak ve Allah’ın huzurunda hesap verecektir. Müminlerin, yurtlarından ayrıldıkları takdirde geçim sıkıntısı ve açlık korkusuna kapılmaları için bir sebep yoktur. Çünkü Allah kullarından dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine de darlaştırır. Gökten yağmur indirip ölü toprağa can veren de O’dur (âyet 52-63).
Allah’a ve âhiret gününe iman edenler bu dünyanın geçici olduğunu bildikleri için daima Hakk’ın rızâsını gözetirler, âhiret hayatına önem verirler. Onlar darda kaldıkları zaman Allah’a yalvaran, rahata kavuştukları anda Allah’ı bırakıp puta tapanlara benzemezler. Allah’a karşı yalan uydurandan ve gerçek kendisine açıklandıktan sonra onu inkâr edenden daha zalim bir kimse olamaz (âyet 64-68).
Ankebût sûresi, Allah’a inanan ve Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren gerçek müminlerin Allah’ın himayesinde olduklarını ve Allah katında yüksek bir mevkiye sahip bulunduklarını müjdeleyen âyetle sona erer.
BİBLİYOGRAFYA:
İbn Kesîr, Tefsîr, V, 307-340; Aynî, Umdetü’l-kārî, Kahire 1392/1972, XV, 367-386; Süyûtî, Tenâsüku’d-dürer fî tenâsübi’s-süver (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 109; a.mlf., el-İtkān, I, 20; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, VI, 392-425; Elmalılı, Hak Dini, V, 3761-3792; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul (1955) 1980, I, 451-461; Kasımî, Mehâsinü’t-te’vîl, Beyrut 1398/1978, XIII, 135-163; Muhammed Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXI, 199-261; XXII, 5-37; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Beyrut 1405/1985, V, 2717-2752; J. Ruska, “Ankebût”, İA, I, 453; a.mlf., “‘Ankabūt”, EI² (İng.), I, 509; Zuhûr Ahmed Azhar, “el-‘Ankebût”, UDMİ, XIV/II, s. 320-321.
Emin Işık