Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi (azapsız olarak) ecelinize kadar ertelesin, kuşkusuz Allah’ın takdir ettiği ecel gelince asla geri bırakılmaz" diyerek onları uyardı.(*) Eğer (bu imkanın değerini) bilmiş olsaydınız (hemen imana gelirdiniz) diyerek uyarısını tamamladı.(**)
(*) Ayet-i Kerime'de bir taraftan "ertelesin", bir taraftan da "gelince ertelenmez" buyuruluyor. Hatıra bu beyânlar arasında çelişki var mı? sorusu gelebilir, oysa "sizi ertelesin" beyânında ertelenen ecel değil muhataplardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur ki mesela, Nuh kavmi iman ederlerse ömürleri bin senedir, şirk ve küfürde direndikleri takdirde ise onları 900. ün başında helâk edecektir. Bu suretle onlara şöyle denilmiştir, "İman edin ki Allah sizi 900. de helâk etmesin de, 100 yıl daha yaşatsın “Evet Allah Teâlâ, Nuh kavmine 100 yıl daha yaşama imkânı tanımıştır ve eğer onlar Nuh a.s.'ın imana davetini kabul etmiş olsalardı onları 900. de helâk etmeyecekti. Onun için Nuh a.s. kavmine..
(**) Nuh kavmi ne yazık ki, Rablerinin bahşettiği bu imkândan yararlanamadı, oysa Yunus kavminin bu imkânı çok güzel değerlendirdiğini görüyoruz, nitekim Yunus suresinin 97.98. ayetlerinde: "Onlara bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o çetin azabı görünceye dek inanmazlar" (azabı gördükten sonra iman etmek hiçbir belde halkına yarar sağlamamıştır) Ancak Yunus'un kavmi (müstesna) iman edince, dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık" buyurulmuştur. Kuşkusuz Cenâb-ı Hak, hangi kavmin bu bağıştan yararlanıp, hangi kavmin yararlanmayacağını bilir ve katındaki kitapta da, o kavmin kaderi ona göre yazılmıştır, o yazgı ise asla değişmez. Fakat toplumlara düşen görev, Rablerinin hak davetini tebliğ eden Peygamberlerinin izinden giderek bu imkândan yararlanmaya çalışmalarıdır.