Gerçekten İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Vaktiyle onlar kendi (azgın, zalim ve putperest) toplumlarına demişlerdi ki: “Kesinlikle biz sizden de Allah’ın yanı sıra bütün o taptıklarınızdan da uzağız. Sizin inandığınız her şeyi (putperestliği) reddediyoruz. Artık siz (putperestlik inancınızı bırakıp) bir tek Allah’a inanıncaya kadar bizimle sizin aranızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir. Yalnız İbrahim’in, (henüz men edilmemişken daha önce) babasına: “Senin için (Allah’tan) mutlaka istiğfarda (şefaatte, yani bağışlanma talebinde) bulunacağım, ama (buna rağmen) Allah’tan sana gelecek bir şeyi (azabı) önlemeye gücüm yetmez” sözü başka. (İşte onlar şöyle dua ederlerdi): Ey Rabbimiz! Ancak sana güvenip dayandık, içtenlikle yalnız sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır. *
(*) Hz. İbrahim, bu sözünü gerçekleştirdi. Ama babasının putperestlik inancından vaz geçmeyeceğine kanaat getirdiğinde, bu duasından /ona şefaatte bulunmasından derhal vazgeçti. Sözün özü: Hakikate saygı esastır. Evlat Hz. İbrahim baba onun babası olsa dahi, hakikate saygı duymalı, Allah’ın iman-inkâr arasına çizdiği sınır gözetilmelidir. Hz. Nûh’un oğluna yaptığı çağrının Allah tarafından reddi için bkz: 11: 46). Ayrıca bundan anlıyoruz ki, istiğfar, şefaat anlamında olup yapıldığı yer de dünya hayatıdır. Çünkü Hz. İbrahim babasının bağışlanması için dünyada iken istiğfarda, yani şefaatte bulunuyor, bunu ahirette bırakmıyor. Çünkü iman, ibadet, kulluk, ameli salih, dua, rica, istiğfar/şefaat vs. bütün bunların yeri dünya hayatıdır, ahiret değil. O gün herkes iman edecek, ama nafile! Demek, Kur’an’da geçen şefaatin yeri dünyadır, menfaati ise ahirette görülür.